2014 BALKAN GÜNLÜKLERİ
Bugün sizlerle eski Dünyanın kapılarını aralayacağız. Ortak noktalarda nasıl kesiştiğimizi, Türk kültürünün bu topraklarda nasıl izler bıraktığını irdeleyeceğiz. Tüm bu serüven başlamadan önce…
10.01.2014 , ‘’Uşak’’
İşte tam bugünlerde Uşağın keskin soğuğunda bu seyahatin kararını aldık. Hepinizin bildiği gibi bu şehir Ocak ayların ‘da rüzgârın da etkisiyle kutup ayazının etkilerini gösterir. Ciğerleriniz hızlı yürümenize dahi izin vermez, havanın içindeki buz kristalleri keskin bir cam gibi yüzünüze çarpar, herhalde birkaç saat sokak da kalmak zorunda kalsanız ve yeterince sıkı değilse zırhınız solunuzun kesilmesi an meselesidir. Bu soğuk öyle az gelecektir ki bize, Şubat ortasındaki bu kısa tatili nasıl dahi iyi değerlendirebiliriz fikri geldi aklımıza daha o anda telefondan uçak bileti bakmaya başladık. Tercihlerimizi etkileyen 3 önemli nokta kriter vardı; ilk olanı Uçak biletinin ucuz olması, ikincisi vize gerekmemesi ve sonuncu olarak bedavadan daha ucuz bir seyahat olması. Aklınızdan geçenleri duyar gibiyim! Var mı böyle bir yer ki? Evet var. Derin acıları içine emmiş Bosna-Hersek, Avrupalı gibi davranmak zorunda kalan Sırbistan, Büyük İskender’in kalesi Makedonya ve Ortaçağ şehirleriyle yaşayan Karadağ. Bu ismini az duyduğumuz ama birazdan okuyacaklarınızdan sonra yüreğinizin zifir karanlığında kalan kısmını bir yeşil bulut kaplayacak ve yeni bir güneş doğacak umutlarınıza.
Bu seyahatimizin asıl amacı bu kısa ömrümüzde Dünya’nın çeşitli yerlerini görmek, eski dünyayı tanımak ve tüketmesi zor bir anı bırakmak kendimize. Bu arada tüm bu serüveni gerçekleştirecek parayı nasıl temin ettiğimizi şöyle anlatabilirim sizlere; elimizdeki para ile ki bu da yaklaşık 120 TL ‘ di o zamanlar, gece yarısı Sırbistan’ın Belgrad şehrine gidiş biletlerimizi almıştık. Bu şekliyle artık gitme mecburiyetimiz doğmuştu kendi içimizde. Ertesi gün ailemizi bu konuyu açmıştık onlarında onayını aldık ‘dan sonra bu seyahati finanse etmemiz gerekiyordu . Bu dinamik şehrin yapı taşlarını iyi analiz ettiğimizi düşünüyorduk, bir çılgınlık yapıp şehrin büyük Organizesine Sanayi Bölgesine gittik. Elimizde daha önceki çalışmalarımızı anlatan dosyamız vardı, bu çalışmalar genel olarak Robotlar üzerineydi . Eğer sorarlarsa gençler tamam da siz kimsiniz diye? Hazırladığımız bu dosya ile kendimizi bir şekliyle pazarlayacak, karşımızdaki kişilerin bizlere güvenlerini kazanacaktık. Tek tek fabrikaların ana kapılarından girip danışmadan geçmeye çalıştık oradan da firmanın sahibiyle görüşebilmekti amacımız. Şehrin girişindeki bu organize bölge çok daha soğuktu şehirden, kalın kabanlarımızla yılmadan zorluyorduk şansımızı. Birçoğuna derdimizi anlatmamıza rağmen destek göremiyorduk. Belli ki çok alışık değillerdi gençleri desteklemeye. Bir kişiden 100 lira almaktansa 100 kişiden bir lira almak bize daha cazip geliyordu, buna rağmen gerekli desteği göremedik. Yaklaşık 20 Fabrika ‘nın sorumlularıyla görüşmüştük fakat en ufak bir destek bulamamıştık. Şunu biliyorum ki edineceğim deneyim benden sonraki nesle dolaylı yoldan artı olarak dönecekti. Akşam saatleri olmuştu artık dönüyorduk bir umutsuzluk sarmıştı içimizi fakat vazgeçmek yoktu!
Ertesi sabah şehir merkezine gelmiştik, çeşitli derneklere gitmeyi düşünüyorduk. Fark etik ki etraf da çokça afiş vardı. Tabi ki de genel seçimler gelmişti, milletvekili adaylarıyla görüşmek istedik fakat kendilerine ulaşmak çok zordu. Tam bu anda ne varsa devletimizde var dedik ve Belediyeye gitmeye karar verdik. Şehrin vizyoner belediye başkanı Nurullah Cahan ile görüşecektik. Günlerden Cuma günüydü, öğleden sonra Halk Günü varmış. Nurullah Başkan vatandaşların sorunlarına çözüm buluyor isteklerini not alıyordu. Bizde sıraya girdik derken saat 17.00 sularında tüm bekleyen vatandaşı içeri çağırdılar, başkanı odası genişçe iyi döşenmiş temiz ferah bir odaydı. Tüm vatandaşlar için oturabilecekleri koltuklar sandalyeler mevcuttu. Asıl şaşırdığım konu sanıyordum ki tek tek görüşecektik Başkan ile fakat topluca içeri aldıklarında çekinmedim değil biraz. Düşünsenize insanların bin bir türlü yaşam dertlerinin arasında siz; Başkanım Tarihi bir seyahat yapacağız fakat 300 TL lik bir Tren bileti almamız gerekiyor sizden yardım istiyoruz? Ebetteki hiç kolay değildi, bir an vazgeçtim fakat artık odadan çıkamazdım, en iyisi sıramı beklemek o anda içimden geldiği gibi davranmaktı. Başkan her vatandaşın problemini not aldırıyor, o anda orada çözüm üretiyor ve uygulatıyordu. Sıra bana gelmişti utanıyordum, herkes beni dinlemek için pür dikkat kesilmişti, en genç bendim. Evet, yapacak bir şey yoktu o kelimeler ağzımdan dökülüyordu ‘’ Nurullah Başkanım, Uşak Üniversitesin de Makine mühendisliğinde okuyorum İsmim Ali, Robot kulübünde sayısız sorumluk aldım ve başarılarımızı sizde duymuş olmalısınız. Sizden bir talebimiz var Osmanlı Kültür Mirasını araştırmak için balkan devletlerine gideceğiz fakat tren bileti almamız gerekiyor, en ucuz ulaşım aracı bu dedim ’’ Kendisi sıcak bir sesle ne kadar bu tren bileti dedi, kişi başı 300 TL diyemedim. İkimiz için 300 TL yeterli olacaktır Başkanım dedim, yaverine not aldırdı ve o anda toplantı sonunda yaveri beni mahcup olmayacağım bir odaya çekip buyurun Ali bey dedi. Böyle bir yardımı bu şekilde almak beni çok mutlu etti, ülkem için çok daha fazla çalışmam gerekiyor sözleri içimde heyecan uyandırıyor, kalbimin hızla çarpmasına sebep oluyordu.
30.01.2014, Serüvenin Başlangıcı ‘’ Belgrad ‘’
Umut ile Uşak otogarın’ dan İstanbul Dudullu terminaline gitmek için yola çıktık . Otobüsün en ön koltuklarında otuyorduk, bizi bekleyen maceranın belirsizliği ve kara kışın keskin soğuğu eşliğinde yedi saatlik yolculuğumuza başlamıştık. Ne cesaretti bizimkisi! İki arkadaş 10 gün 500 TL nakit para 4 ülke gezecektik ve Balkanlar çok daha soğuktu, evet bizler cesur ve hayalleri olan gençlerdik. Eğer bu seyahati sağ salim tamamlayabilirsek tüm dünyayı gezebileceğimize inanıyorduk. Başarmalıydık, daha iyi bir dünya için başarmalıydık.
Sabah saat 05:30 sularında Dudullu otobüs terminaline gelmiştik, terminalin servisleri ile Sabiha Gökçen Havaalanına gidecektik, uçağımız sabah 09:00’da idi. Havaalanının güvenlik kontrolünden geçtik den sonra, uçağımızın kalkış vaktini gelmesini bekledik, Ufak bir uçaktı. İkram dahi verilmeyenlerdendi, bizim için önemli olan ucuz olmasıydı zaten. Evet, vakit gelmişti artık uçağımız kalkıyordu yaklaşık bir saat sonra Belgrad havaalanına inecektik, bizi nelerin beklediği bir bilmeceydi.
Uçak inmişti, havaalanına girmiştik ve pasaport kontrolünden geçiyorduk, derken yetkili polis pasaportuma baktı, bana baktı ve beni durdurdu, sorguya çektiler. Öğrendik ki birçok Türk vatandaşına aynı şekilde davranıyorlarmış, zor da olsa buraya neden geldiğimizi anladılar, öğrenci olduğumuzu ve tarih gezisi yapacağımıza inandılar. Havaalanından çıktık, şehir merkezine gitmek için bir otobüse bindik, şehri izleyerek merkeze gitmeye başladık. Gökyüzü adeta ağlıyordu, sağanak iri taneli bu yağış önünüzü görmenize engel oluyordu. Kalacağımız yer bir Hostelin 8 kişilik odasından biriydi, ranzalarda kalacaktık. Otobüsten indik ve yaklaşık 70 dakika Hosteli aradıktan sonra ancak bulabildik, hastelimizin ismi Green Studio Hostel ‘di. Odamıza yerleşmek için bir süre bekledik, o sırada resepsiyonda bekleyen diğer gezginlerle sohbet etme fırsatı yakaladık , inanır mısınız bilmem ama Türk’ün olmadığı hiçbir yer yok . Birçok defa bunu tecrübe ettik yeri geldiğinde sizlere zevkle bahsedeceğim. Odamıza çıkma vakti gelmişti, çok katlı bir aparmanın üst katıydı, merdivenleri hemen ortasından geçen eski bir asansör vardı, eski bir filmden çıkmış gibiydi tamamen mekanik gibi duruyordu , zaman zaman çalışıyor çoğu vakit kendini dinlendiriyordu . Odamıza çıktık derin bir rutubet kokusu vardı, hava soğuktu , çok kişinin sıra ile kullandığı bir banyosu vardı . Ortak kullanıma açık olan mutfağı tün gezginlerin buluşma yeriydi. Akşam şehre bir bakmak istedik fakat yağmur durmuyordu bu sebeple sabah erkek kalkıp şehri gezmeyi tercih ediyorduk.
02.02.2014 , ’’Kalemegda ‘’
Sabah çok erken saat de uyanmış bu heyecan verici şehri gezmek için sabırsızlanıyorduk, kaldığımız yere çok yakın bir tepe aynı zaman da Kale vardı , bölgenin ismi Kalemegda idi , buradan tüm Belgrad’ı kuşbakışı seyredebiliyor , şehrin heyecanını , hislerini görebiliyorduk . 10 dakika yürüdükten sonra kalenin bulunduğu tepeye gelmiştik genişçe bir alandı, yemyeşil ağaçlar gökyüzünü göstermiyordu. Birçok turist uzun optikleriyle manzaranın en can alıcı halini fotoğraflamaya çalışıyordu. Surların köşe noktalarında Sırp tarihinde önemli yerleri olan savaşçıların heykelleri bulunuyordu ve şehrin üzerini bir sis alacalı olarak kaplıyordu.

Görülmeye değer bir manzaraydı bu. Surlar adeta sizinle konuşur gibiydi . Belki de diyordu ki ey gezgin bastığın yerler bir dönemim en vahşi savaşlarından birine sahne oldu, bu günlerinin kıymetini bil ve huzurlu bir gelecek için daha çok çalış diyordu . Kalemegda meydanına yakın bir nokta ‘da St. Michael’s Cathedral’i bulunuyordu. Katedraller biz Müslümanların her zaman ilgisini çekmiştir bunun sebebi gezdiğiniz yerlerde bu alanlara tarihi turistik alanlar olarak bakılması gibi görünüyor.
03.02.2014 , ‘’ Knez Mihailova ‘’
İstanbul da ki İstiklal caddesini andıran bir cadde de Belgrad’ın şehir merkezinde mevcut. Birbirinden lezzetli kurabiyelerin bulunduğu pastaneler ve başta yerli halkın olmak üzere, turistlerin çok tercih ettiği dünyanın çeşitli bölgelerine ait kahveler tüketebileceğiz kafeler bu caddeyi süslüyor. Bin bir çeşit insan bu geniş caddede hayallere dalıp hızlı adımlarla ilerliyor, elbette ki Türk işletmecilerle karşılaşmadık değil . Hatta öyle ki Belgrad’ın en meşhur Restoranlarından bir tanesini bir Türk aile işletiyor, yine baklavayı bu ülkeye tanıtan aile bu aile .
04.02.2014 , ‘’Zemun ‘’
Bu sabah yine sıkı bir kahvaltı yaptık, kahvaltımızı merak ediyorsanız hemen bahsedeyim Türkiye den satın aldığımız bardak çorbalar ve Umut ‘un annesini yaptığı yüzlerce boğaca, kurabiye. Söylediğimiz gibi sadece 500 TL miz vardı ve Ulaşım ve konaklama masraflarını dahi bu paradan kullanıyorduk. Gideceğimiz yeri daha önce araştırdık, şehrin çıkışında bir ilçede ki Zemun Gözetleme kulesine gidecektik, bu kule zamanın da yine bölgedeki düşman kuvvetlerinin çok daha uzaktan fark edilmesini sağlamak için yapılmış. Asıl güzel olan nokta bu kuleye giderken göreceğiniz doğanın ta kendisi. Yaklaşık 7 km ‘lik bu yolu yürümeye karar verdik. Nehir kenarındaki yürüyüş yolunu kullanmak istedik, bizim gibi gezginlerin kullandığı bir yol olsa gerek ki çok aktif bir yol, bazen yerli halk ile konuşmak için adres soruyoruz ve bunlardan birkaçı çok ilginç sonuçlanıyor. Nereli olduğumuzu soruyorlar, Türkiye dediğimizde bir şaşkınlık, bir yüz buruşturma hali oluşuyor, bir diğerine ise İstanbul dediğimizde yüzlerinde hoş bir tebessüm özenme duygu oluşuyor. Belli ki Türkiye ‘de ki bu şehir Dünya ya kendisi çok güzel anlatmış, yedi tepe İstanbul’ u bilmeyen hiçbir Dünyalı ile karşılaşmadık henüz. Uzunca yolun sonlarına doğru bu eski bölgeye ulaşmıştık, sokak aralarından geçiyor çeşitli dar alanlarda gidiyorduk. Bizim köy evlerimizi andıran avlulu yerlerdi buralar, avlulardan kızgın köpeklerin havlamaları işitiliyordu, tenha yamaçlardan geçiyordunuz ve zirvedeydiniz. Zemum, gerçekten yüksek olan bu kule, kendinin içerisine çıkılmasıyla adeta gökyüzünden şehri seyrediyormuş hissi veriyordu.

Tam bu tepeye askıda dururmuşçasına bir kafe yapılmıştı, insanlar tepeden bölgenin güzelliğini izlerken hoş sohbet içerisinden ömürlerini kayda alıyorlardı.

Hava kararıyordu, dönüş vaktimiz gelmişti ve çok yorulmuştuk . Dönmek için otobüs kullanacaktık fakat otobüse binmek için bilet almamız gerekiyorduk, biletçi bulamıyorduk. Hafta sonu olması ve saatin geç olmasından kaynaklı bilet satın alacağımız yerler kapanmıştı. Birkaç kişiye danıştık onlarında tavsiyesi ile orta kapıdan bilet almadan binmek zorunda kaldık ve şehir merkezinde indik yarın uzun bir Otobüs yolculuğuna çıkıyorduk. Yaklaşık 325 km gidecek ve Bosna – Hersek’in başkenti Saraybosna’ya ulaşacaktık. Biletimizi hostele dönmeden önce temin ettik ve 2400 dinar yani 24 € verdik, paramızı ulaşım ve hosteller dışından harcamamızın imkanı yoktu.
05.02.2014 , ‘’Saraybosna ‘’
325 km’lik Belgrad-Saraybosna yolunu tas tamam 8 saatte tamamlayabildik, bu kadar yavaş gelişimizin sebebi otobüsün yol üzerinde 4-5 şehre uğraması ve buralardan yolcular alıp indirmesi. Bir diğeri ise Hava şartlarının hızlı gitmeye olanak tanımaması, yerler buzlu ve karlı, süratli gitmek büyük sorunlara yol açabilir. Nihayet Bosna-Hersek / Sırbistan sınırındaydık, sınır polisi otobüsün içerisine girdi pasaportları topladı, gerekli kontrolleri yapıp tekrar dağıttı böylelikle Bosna sınırlarına girmiştik. Sanırsınız ki Türkiye topraklarındasınız, öyle bir heyecan sarıveriyor içinizi sabah 09:30 sularında otobüs terminale ulaşmıştı .Şehir merkezine tramvay ile gidiliyormuş , bir bilet alıp hemen ilk gelen tramvaya bindik . Kalacağımız Hostel şehrin merkezine yakın bir yerde Travellers Home Hostel idi. Tramvaydan inip sırtımızdaki 70 litrelik dev çantalarla yeniden yürümeye koyulduk. Adresi biliyorduk fakat sokak isimleri her yerde yazmıyordu bu sebeple kolayca bulunacağa benzemiyordu. Yol üzerinde çevresinde genişçe ağaçlık alanların olduğu, yüksek duvarlarla çevrili bir alanın önünden geçiyorduk . Bu surların içerisinde dev bir yapı bulunuyordu, öncesinde saray sandık, fotoğraflamak istedik. Ağaçlık alanın çevresindeki tam teçhizatlı bir kişi otomatik silahı ile bize yaklaşıyordu, sanırım sırtımızdaki çantadan korkmuşlardı . Elinde silahı olan bu kişi bizi durdurdu. Turist olduğumuzu ve kalacağımız yeri aradığımızı söyledik, kendisi bu alanın Amerika Birleşik Devletlerinin konsolosluğu olduğunu belirtti, onunla birlikte yürüyorduk bizi köşe başına kadar geçirecekti . Çok ilgin bir sohbetin kapılarını aralanıyordu; Ezel? Ramiz? Ramiz Dayı? Buralarda Türk dizileri bir hayli popüler ve Dizinin içindeki karakterler ve replikler burada çok ünlenmiş. Ülkemizi çok seven Bosna halkını hissediyorduk , bizler gibiydiler bizlerden biriydiler .Kendisi ile tanıştığımıza çok memnun olduğumuzu bildirdik ve ondan ayrıldık .Şehrin merkezine ,kalabalık caddelerine gelmiştik , kalacağımız hosteli soruyorduk ,yol tarifi alıyorduk , yorgunlukla sağa sola bakarken kafamın üzerindeki parlayan tabela dikkatimi çekti tastamam bu bizim hostelmizdi . Zili çaldık, kapı açıldı . 3 kat çıktı ve resepsiyonist bizi karşıladı, rezervasyonumuzu kontrol etti ve girişimizi yaptı.

Belgrad da ki Hostele göre burası 5 yıldızlı otel gibiydi; Tertemiz yerleri , ferah temiz kokusu , sıcacık kaloriferleri ve ak pak mutfağı ile bir gezginin hayalindeki yerdi . Odamıza girdik, ranzalardan birkaçı doluydu, uyuyorlardı. Biz de yerleşmeye başladık eşyalarımızı dolaba yerleştirdik ve şaşkın şakın bu yeni ortamı tanımaya çalıştık. Gene gün bitmişti ve dinlenebilmek için derin bir uykuya daldık. Sabah erken uyanmıştık, oda arkadaşlarımız da uyanmıştı. İkisi de 35 yaşlarında Amerikalıydı , İstanbul ‘da ki bir özel okulda İngilizce dersi veriyorlarmış . İlerleyen süreç de kendileri ile arkadaş olduk. Sabah dışarı çıktığımız da ilk işimiz Baş Çarşıdaki meşhur börekçilerini bulabilmekti.

Burası gerçekten çok ucuz bir şehir, 1 kg kıymalı börek ve 2 büyük bardak çaya sadece 5 € vermiştik, bu kahvaltı bizi akşama kadar tutacaktı. Bu güzel kahvaltının sonrasında bu otantik çarşıyı gezmeye başladık, gerçekten görülmeye değer harika bir yer, öyle güzel dükkânlar var ki anlatamam. Çeşit çeşit gerçek el işçiliğinin yapıldığı zanaat dükkânları, küçük dericiler ve niceleri. İnsan burayı gezerken hiç yorulmuyor ve tüm sevdiklerinin yanında olmasını bu güzel yerleri onlarında görmesini diliyor. Çarşını ortasındaki anıt sebilin etrafını da Turistler fotoğraf çekiliyorlar. Yine bu bölgendeki güvercinler eğer yeminiz var ise elinize konup bu yemi yiyorlar, inanılmaz güzel bir duygu. Tıp ki Belgrad da ki kaleler gibi Saraybosna ‘nın da yüksek tepelerini surlar süslüyor, bu topraklarda çok kanlar akmış çok acılar çekilmiş ve hala da bu acılar devam ediyor. Bazı görüntüler var ki hala ilk günkü gibi duruyor, gençleşen nesil görsün ki güçlü olsun, gelecekten hesap sorsun, aynı acılar yeniden yaşanmasın. Şehrin merkezinde gezerken göreceksiniz bazı binalar var ki içinizi kavuracak, tankların harabe haline getirdiği yerleşkeler, kurşunların duvarda bal peteği oluştururcasına olan izlerini göreceksiniz. Saraybosna ‘da ki sanatçılar tüm bu haksızlığı ve katliamı Dünyaya anlatmakla meşguller, sanat galerilerinde dönemin fotoğraflarının gösterimi ile turistlere burada neler olup bittiğini anlatmaya çalışıyorlar.

Tüm bunlar olup biterken, dinler arası saygı burada hat safhada. Bir köşede Gazi Hüsrev Bey Camii, bir diğer sokak başında Kilise ve diğer caddede Sinagog.

Birçoğunun içerisinde 2.Dünya savaşını yarattığı ölümlerin ve Sırplarla olan mücadelenin acı notları mevcut. Ölenlerin isimleri, resimleri binlerce sayfayı dolduruyor.
06.02.2014 , ‘’Umut Tüneli ve Mostar’’
Yeni güne çok erken başlıyorduk, bugünkü rotamız Umut tüneli ve sonrasında Mostar ‘dı . Saraybosna’ya birkaç saatlik mesafede olan bu yere gidebilmek için önceki gün tanıştığımız Türkçe konuşan Bosnalı Ahmet abinin servisi en iyi ulaşım aracı olacaktı. Hostelde ki arkadaşlarımızı da ikna edip 8-9 kişi gidiyorduk, çok daha uygun bir ücret ödedik kalabalık olunca. Umut tüneli isminden de anlaşılacağı gibi Saraybosnalı askere ve halka umut olduğu için bu ismi almıştı. Ülkeye giriş çıkışlar yasak olduğunsan Savaşan askerlere teçhizat, sağlık malzemesi ve gıda sağlamak için kazılmış bir tünel. Aslına bakarsanız bu tünellerden çokça mevcutmuş fakat Sırp savaşında hepsi yerle yaksan olmuş.

Umut Tüneli 1000 günlük savaşın son döneminde yapılmış ve yapımı 4 ay sürmüş, yaklaşık 800 metre uzunluğunda, Bosna’nın özgürlüğünde büyük önemi olan bir tünel burası. Tünel ya bulunamadı ya da bulunda fakat bombalanmadı. Buna sebep olarak tünelin bir ucunun, o zaman ki Amerika Birleşik devletlerinin kullandığı havaalanına çıkıyor olmasıydı.
Saat öğleden sonra idi ve Mostar için yola çıkıyorduk. Birkaç saat yol aldıktan sonra Mostara ulaşmıştık. Gün batmıştı, hava karanlıktı fakat Mostar soğuk havasının eşliğinde ışıl ışıl parlıyordu . Mostar köprüsü tüm hüznüyle karşımızda duruyordu. Köprünün bir tarafında Müslümanlar, diğer tarafında ise Hristiyanlar yaşıyordu. Bildiğiniz gibi bu köprü savaş yıllarında çok tahrip edilmiş ve sonrasında tank atışıyla yıkılmıştı ve 2. Dünya savaşının simgelerinden bir tanesi olmuştu. Türkiye ‘nin önderliğindeki bir ekip UNESCO çatısı altında bu köprüyü aslına uygun bir şekilde tekrar inşa ettiler ve Dünya için hala önemli manevi bir yapıdır burası.

Mostar şehir merkezi de yine Baş Çarşı gibi çok özel bir yer. Birbirinden güzel dükkânlar insanları kendine çekiyor, insanlar çok sıcak ve Türklere karşı bir ilgi, sevgi var.
Saat iyice ilerlemişti, dönüş yolunda Kuzu Çevirme yemek istedi herkes, bahsettiğimiz gibi burada yemek yemek gerçekten çok ucuz ve kilo ile et akşam yemeklerinin bir numaralı tercihi. Bizi dönüş yolunca altından nehir geçen bir köprünün kenarındaki otantik bir restorana getirdiler . Güzel bir yemek yedik, hoş sohbetler birbirini kovaladı. Dünya üzerine kafa yorduk, tarihin rotasının nasıl çizildiğini gördük bu şekilde.
07.02.2014 , ‘’Vişegrad, Drina Köprüsü ve Ivo Andriç’’
Mostar kadar bilinmeyen bu köprü beni Mostar dan daha çok etkilemiştir . Daha görmeden orayı biliyor, tanıyor gibiydim. Balkan seyahatime ilham olan yerdir burası. Yaklaşık bir yıl önce TEDx Alaçatı etkinliğin de bilge bir film yönetmenin konuşmasında bir kitap geçmişti, öyle heyecanlandım ki ertesi sabah hemen gidip kitabı satın aldım. Ne anlattığını çok merak ediyordum. Sırp-Hırvat kökenli Yugoslav yazarın Drina Köprüsü romanı satın almıştım ve sayfalarını art arda çeviriyordum. Öyle bir gerçek hikâye barındırıyordu ki içinde kendimden şeyleri bulmamak elde değildi. Köprünün hikâyesini kısaca sizlere de anlatmak istiyorum. Osmanlı Hakimiyetindeki bu topraklarda yaşayan her aileden bir erkek çocuk alınır, Yeniçeri ocağına götürülürdü. İşte onlardan biri Drina da yaşayan ilerde çok önemli bir Asker ve Devlet adamı olacak olan Sokullu Mehmet Paşa idi . 12 yaşlarında Yeniçeri ocağına götürülen bu kişi gün gelir doğduğu toprakları unutmazdı. Çok geniş olan bu köprüden azgın sular geçerdi ve kendisi bu nehrin üzerine bir köprü yaptırmak istedi. Önceleri bu nehirden dönem dönem tahta botlarla geçilirdi. Çok kişinin boğulup öldüğü de söylenir burada. Köprünü yapılacağı haberini alan Vişegrad halkı öyle sevinir öyle sevinir ki düğünler dernekler kurardı çünkü koca bir Veziri azam çıkmıştı bu topraklardan ve onları unutmamıştı. Sokullu paşa buraya gelir, köprüyü yapacak kişileri malzemeleri getirttirirdi. Çok güvendiği çavuşunu da buraya bırakır ki işlerin istenilen zamanda bitmesi sağlamak için. Gün gelir köprü yapımı için hazırlıklar başlar, katı yürekli çavuş durumu denetler, bakar ki işler olması gerektiği hızda gitmiyordur ve istenilen zamanda köprü bitmeyecek çözüm olarak da tüm bölge halkını zorla çalıştırmaya başlar. Erkekler, kadınlar, çocuklar ve hatta yaşlılar her gün aylarca yıllarca çalışmak zorunda kalır. İnsanlar köprünün yapılmasını istemez ve isyan başlatırlar, sevindikleri bir durum da hayatlarını zindan eder olmuştur. On yıllarca birçok kanlı ölüme şahit olmuş bu köprünün hikâyesini okumak ve yerinde görmek muazzam bir histi benim için.
Drina’ya gitmek için otobüs bileti almıştık, otobüsümüz sabah 9 da idi. Otogara yürüyerek gittik ama o da ne? Şehirde 2 otogar varmış ve otobüs diğer otogardan kalkacakmış. Hemen taksiye bindik otobüse yetişecektik, taksici ile son sürat diğer otogara gidiyorduk, gelmiştik. Otobüsü gördük, kalkacaktı biz taksiden indik derken hareket etmeye başladı, bu durumu gören taksici yeniden durdu bizi yeniden aldı ve otobüse yetişmeye çalıştı önüne geçti ve onu durdurdu. Aksiyon dolu bir yolculukla otobüse bindik ve 3-4 saat sürecek bir seyahate çıkmış olduk. Günü birlik gidip gelecektik buraya fakat dönüş bileti almamıştık. Yol üzerinde Sırp –Bosna özerk bölgelerinden geçtik, tüm tabelalarda hem Sırpça hem de Bosna’ca yazıyordu. Drina da bu özerk bölge de yer alıyordu ve ağırlıklı olarak eski katı Sırplar yaşıyordu. Dağları oya oya yol alıyorduk, çok ilginçtir ki yüzlerce tünelden geçiyorduk adeta dağları oymuşlardı, yol nehrin kenarındaydı. Nehir zaman zaman masmavi zaman zaman yemyeşildi, dağlar yeşile doymuştu.

Uzun süren yolculuğun ardından Drina ya varmıştık, tam köprünün orada durdu otobüs, çantalarımızı alıyorduk. Umut dönüş otobüsü nerenden kalkıyor ve saat kaçta dedi, yaşlı bir kadın soruya bizi ürperten bir cevap verdi; Bugün dönüş otobüsü yok yarın dönmek zorundasınız dedi. Bir anda şok olduk, Umut bir miktar gerildi, neyse ki otobüsten indik. Bölge bir miktar tehlikeliydi, tenha ve yabandı. Fakat Drina karşımda duruyordu, tüm ihtişamıyla karşımdaydı, okuduğum tüm bu hikâyeleri bu defa kendim yaşıyordum, taş sütunlarına dokuna dokuna yürüyordum üzerinde. Çok uzun ve geniş bir köprüydü, neden bu kadar uzun sürdüğünün şimdi anlayabiliyordum.
Köprü’nün karşı yakasına geçtik birkaç lokma bir şey yememiz gerekiyordu, bir börekçi bulduk burada. Genelde Hristiyan Sırplar yaşıyordu ve söylentiye göre yabacılara sıcak bakmıyorlardı. Bu ufacık börek dükkânında peynirli bir börek yedik ve su aldık, karşılığında 30 kuruş kadar ödedik, inanılmaz ucuz bir bölgeydi. Hava soğuk ve yağacaktı, bölgede konaklayabileceğimiz bir yer yoktu. Ana yola çıktık, otostop çekmek istedik. Yoldan yarım saate bir araç geçiyor fakat durmuyorlardı, duranlarda tekin kimseler değildi ve para istiyorlardı. Keskin soğuk da yaklaşık 3 saat bekledikten sonra bir otobüs geçiyordu ki önüne atladık hemen ve durdurduk.

Saraybosna’ya gitmemiz gerektiğini söyledik, onlar Sırbistan’dan geliyorlarmış ve Saraybosna’ya gidiyorlarmış bizi otobüse aldılar, şükür ki dönebiliyorduk. Tüm bu macera dolu saatlerden sonra hostele ulaştık, ısınmaya çalıştık, yarın sabah Karadağ Kotor için yola çıkacaktık.
08.02.2014 , Karadağ ‘’Montenegro ‘’ , Kotor
Drina köprüsünü görmek için gittiğimiz Vişegrad kasabasından zorda olsa dönmüştük, terminale indiğimizde bu akşam yapacağımız zorlu yolculuğun biletlerini aldık, Karadağ Kotor ‘a gidecek. Kotor eski Dünyanın şehirlerinden bir ortaçağ kenti. Görülmeye değer bir falez şehrin karnını yararcasına sokuluyordu. Serin ve sert esen Poyraz içinizin ısınmasına engel oluyor, havayı aydınlatan ışık yağmuru efsanevi güzellikte ki bu şehre bir hediye sunuyordu. Tabi ki böyle bir güzelliği görmek kolay olmadı, birazdan okuyacaklarınız bir gerilim romanının satırlarını andıracak sizlere. Saat 22.00 sularında terminaldeydik, gözlerimiz bineceğimiz otobüsü arıyordu fakat bizi götüreceğine inandığımız herhangi bir otobüs yoktu. Bizimle bekleyen 8-10 kişi daha vardı, bir minibüs yanaştı perona. Türkiye de sıkça gördüklerimizden eski bir model . İşin aslını öğrendik ki yaklaşık 6 saat sürecek bu yolculuğu bu eski minibüs ile yapacaktık. Keskin ayaz kendini yüksek kar kütlelerine bıraktı, dağların etrafını yontuyorduk adeta, keskin virajlar gecenin zifiri karanlığını iyice zorlaştırıyordu, bazı noktalarda öyle yavaş hareket ediyorduk ki durduğumuzu sanıyordum. Yol kenarındaki kar kütlesi bir metreden biraz fazlaydı, ısınmak çok zordu arka ikili koltuk da oturuyorduk Umut ile. Vücudumu kaburgalarımın arasına sıkışmış gibi hissediyordum, nefes alırken sırtım ağrıyor, acı çekiyordum. Yolu yarılamıştık sınır hattından geçiyorduk, dağın zirvesinde minibüs durdu. Kar bir buçuk metreden biraz fazlaydı, bir kulübeden ışık sızıyordu gece karanlığında. Minibüsün kapısı açıldı, Sırp-Bosna Özer bölgesi ’nin Sırp sınır polisi pasaportları topladı ve kulübeyi gitti, birkaç dakika sonra yeniden minibüse yaklaştı ve Ali dedi, aldırış etmedim. Ali Türkücü dedi. Beni çağırıyordu dışarı, sebebini bilmiyorum ama çağırdığı sadece bendim. Minibüsten indim, ışık süzen kulübenin kapısı açıldı beni içeri aldılar. Biri kadın, üçü erkek polis memuru beni bekliyordu. Gülerek sorular sormaya başladılar, içlerinden birinin ciddi olan tavrı gözden kaçmıyordu. Bana neden geldiğimi sordular, turist olduğumu tekrarladım defalarca. Öğrenci olduğumu, bu bölgeyi gezmek arkadaşımla bu bölgeyi gezmek istediğimizi söyledim. Telefonumu bir refleksle çıkardım çektiğim fotoğrafları gösterdim, elimden alıp kendileri baktılar. Sonra aklıma minibüsteki eski pasaportum geldi, içinde birkaç sene önce aldığım Schgen vizesi vardı. Bunun onlarda pozitif bir etki yaratacağını düşündüm. Hızlıca minibüse döndüm ve eski pasaportumu da aldım, yeniden içeri aldılar beni. Eski vizem etkili olacak ki tamam dediler ve beni minibüse gönderdiler. Bu şekilde yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ettik.
Minibüs yol üstünden yavaş yavaş herkesi indirmeye başladı, öyle ki son durak Kotordu. Ufacık bir terminale yanaşıyordu minibüs, dışarı da birkaç adam sanki bizi beklercesine ayak da ser bakışlarıyla minibüsü süzüyordu. Kalacağımız yer ile alakası yoktu buranın, şehrin km lerce dışında bir yerdeydik. Gece saat 04.10 sularıydı ve havanın aydınlanmasına daha çok vardı. Hızlıca şoförün yanına attık kendimizi ve otelin adresini gösterdik bizi buraya götürür müsün bir miktar daha para veririz sana dedik. 5 € karşılığında ikna oldular ve sahil şeridine indik uçsuz bucaksız surları gördük içerisinde koca bir şehir vardı. Kalacağımız Hostel ’in sadece ismi ve adresi vardı. Serüven başlıyordu.
Surların ortasında heybetli bir kapı karşılıyordu bizi yavaş adımlarla içeri girdik eski taş evler karşılıyordu bizi ,dağın eteklerinden başlayıp dağ boyunca devam eden sur , kale ve taş evler .. Adeta bir ortaçağ kenti hala ayakta duruyordu. Daracık sokaklarda zıpkın gibi esen rüzgârın sesi ötelerde olan sesleri yanımızdaymışçasına gibi bize getiriyordu. Dar sokaklar arasında kalacağımız yerin tabelasını görmeye çalışıyorduk, fakat hiçbir canlı geçmiyordu Sokak’tan ağır temkinli adımlarla fırtına eşliğinde yürüyorduk. Bir miktar korku sardı bedenimizi.

Ne yaptıysak bulamıyorduk, biliyorduk ki tabelası dahi olmayabilirdi buranın, hem bu saatte resepsiyonu dahi çalışmayabilirdi. Sokak içindeki bir evin kapısından girdik merdivenler ikinci kata çıkıyordu, evin içinden bir ışık geliyordu belli ki henüz uyumamışlardı ev sakinleri. Kapıyı çaldık. Kapıya yaklaşan bir erkek sesiydi! ‘’ Please help us! , we are student !‘’ diye başladı cümlelerimiz ve kaybolduğumuzu söyledik. Kapı açıldı ellilik bir bey açtı kapıyı derken arkadan bir kadın yaklaştı yine o yaşlarda, hemen kalmamız gereken hostelin ismini gösterdik, kadın telefonunu çıkardı. Ardından gelen cümleler tanrının sonsuz yüceliğiydi . Kapıya açan ailedeki kadın Hostel’ in temizlikçiymiş. Eşiyle beraber bizi hostele kadar götürdüler, resepsiyondaki arkadaş kapıyı açtı şuraya yatın yarın konuşuruz dedi ve yeniden yatmaya gitti. Buz bir oda da 8 yatak vardı. Kendimizi hemen salı verdik, derin gerçek bir uykuya daldık.
Sabah saat 09.00 sularında uyandık fakat kalkacak gücümüz yoktu, üzerimize diğer yataklardaki battaniyelerimde alıp yeniden yattık. Uyandığımızda saat 14.00’dı sıkıca giyinip dışarı çıkmak, bu Ortaçağdan kalan şehri gezmek istedik.
Surlar içindeki şehir ‘de dükkânlar açılmıştı, turistler içindi belli ki her biri. Keyfini çıkara çıkara sokaklarda yürüyor esnafla konuşuyor bu otantik alanın keyfini çıkarıyorduk. Adeta bir labirenti andıran sokaklarında kaybolmamak mümkün değildi. Şehrin derinlerine indikçe, dağın eteklerinden dağa tırmanmaya başlar gibi yükselen sokakları takip ediyorduk.

Git gide yükseliyorduk, en tepede heybetli bir kale vardı. Soğuk havada nefes almak ciğerlerimizi yakıyordu fakat dünyanın en güzel manzaralarından bir tanesi görünmeye başladı, derin bir falez şehri yarıyordu. Gelin hep birlikte bakalım!
10.02.2014 , Makedonya, Üsküp, ‘’Büyük İskender’’
Kotor’dan bindiğimiz otobüs 12 saatin sonunda Makedonya sınırlarından girmişti ve sonunda Üsküp’teydik. Öğrendik ki şehir çok ucuzmuş, terminalden kalacağımız Şahanti otele taksi ile gitmemiz gerektiğini söylediler, sadece 2 € vererek otelimizin önüne kadar gelmiştik, çok tatlı bir hostel di burası. Resepsiyonda sıcakkanlı bir arkadaş rezervasyonumu kontrol edip odamızı gösteriyordu, içerden merdivenli bu hostel şirin bir ağaç ev gibiydi. Alt kattaki mutfak ve mutfağa bağlı büyük salon hostel deki gezginlerin buluşma sohbet etme merkeziydi. Amerikalı ve Fransız misafirler vardı, her biriyle tanıştık, onlardan kültürlerini öğrendik oyunlar oynadık. Fransız gezginler geçen yıllardaki Afrika kıtasındaki birçok ülkede gönüllü olarak yardım projelerinde çalışmışlar, Amerikalı olan arkadaş ise yaklaşık 100 gün önce dünyayı gezmek için yola çıkmış. Kendisiyle hoş bir anımız var; Onu ne zaman görsek özellikle gece saatlerinde kanepenin köşesine oturup kırmızı kapaklı yazarı Amerikalı meşhur yazar Micheal J. Gelp olan ‘’ Edison Gibi Buluş Yapmak ‘’ kitabını okuyordu. Onu izlerken bir şey tanıdık geliyordu fakat bulmak da zorlanıyorduk.

Ve sonunda hatırladık kitabın Amerikalı yazarı ile 6 ay önce Ankara da ki TİM ‘in düzenlediği İnovasyon haftası etkinliğinde tanışmıştık hatta münasebetimiz öyle derin ki Yazarın bu kitabını bizde kendisinin ıslak imzası ile mevcut hali vardı, bunu hemen Amerikalı John ile paylaştığımızda gözleri parladı, Türkçe öğreneceğim bana hediye edin esprileri hemen peşi sıra geldi.
Ertesi gün şehri tanımak için dışarı çıktık, yollar bir hayli bakımsızdı. İngilizlerin meşhur çift katlı otobüsleri içleri boş halde caddelerde geziyordu. Belli ki işe yaramayacak bu araçlar büyük hayallerle satın alınmıştı. Ticaret yavaştı, şehirde bir fakirlik vardı. Öksüz kalmış gibi ne yaptığını bilmeden hareket ediyordu. Büyük İskender’in doğduğu topraklardı buralar. İskender’in dev heykeli baş meydanı dolduruyordu. Nedendir bilmem ama Türklere karşı çok sıcak kanlı değillerdi, Bosna da ki o sıcak havayı göremedik.
Şehrin içerisinde gezerken ismini bildiğimiz fakat hikâyesini ve doğduğu toprakları bilmediğimiz Rahime Teresa ‘nın yaşadığı dönemdeki müze evini gördük ve gezme fırsatı yakaladık. Kendisi Hristiyanlığın bilinmesi ve yayılması adına Dünyanın çeşitli yerlerindeki misyonerlik çalışmalarına öncülük etmiş bir kişiymiş ve aynı zaman da Dünya Barış ödülü almış. Açıkçası biz de o zaman öğrendik tüm bu ayrıntıları.
Balkanlardaki serüven dolu bu seyahat son buluyordu. İnanıyorum ki bizler o anda fark etmesek dahi tüm bu seyahatler başka zamanlarda ülkemiz adına katkı sağlayacak bir sonuca ulaşacak. Hem Dünyayı tanımamız hem de Dünyanın bizi tanıması için en başarılı yol bu olsa gerek.
Selamlarımla.
Ali Türkücü